31 Mart 2015 Salı

Güven Asa Balıkesir Gömeç'te ikinci Fabrikasını açtı




Onlarca kişiye istihdam sağlayacak Güven Asa firmasına ait dev zeytinyağı sıkma, dolum ve paketleme tesisi Balıkesir'in Gömeç ilçesinde açıldı. İstanbul merkezli faaliyet gösteren Huzur giyimin sahibi hayırsever iş adamı Turgut Gencal, zeytinyağı sanayine böylece15 milyon liralık bir yatırım gerçekleştirmiş oldu. Devasa tesisin açılış törenine  Balıkesir Valisi Mustafa Yaman, Gömeç Kaymakamı Naif Yavuz, İl Emniyet Müdürü Feridun Boz ile yurtiçinden ve dışından çok sayıda özel davetli katıldı. 23 bin metrekare açık, 10 bin 500 metrekare kapalı alana sahip olan tesisin hijyen ve donanım bakımından Türkiye genelinde bu sektörde ender olan bir fabrika kompleksi olacağı bekleniliyor.

Güven Asa Zeytinyağı Fabrikalarının 35 sene önce Yalova Akköy'de bir bahçenin satın alınmasıyla faaliyete girmeye başladığını söyleyen Turgut Gencal, "Aldığımız bahçenin bir kısmına da zeytin ağacı diktik. Zeytin ağacı yaz kış yaprağını dökmez ve rüzgâr estiği zaman yaprakları ayrı ayrı renklerde görünür. Ona baktığınızda büyük bir huzur hissedersiniz. İşte böylece Yalova’daki bahçemizde ben zeytin ağacına âşık oldum. 2010 yılında bir arkadaşım beni arayıp Pelitköy’de çok güzel zeytinlikler satılıyor dedi. Bunun üzerine Edremit, Ayvalık Pelitköy’e gittim ve bahçeleri görüp beğendik ve satın aldık. Daha sonra Pelitköy’de bir fabrikanın satıldığını bana bildirdiler. Ve fabrikayı gidip gördüğümde almaya karar verdim. Zeytinyağı işine böylelikle girmiş olduk. Biz bu işi layıkıyla nasıl yapabiliriz en ideal nasıl üretebiliriz diye araştırmaya başladık. Bu konuda çok araştırmalar yaptık, sonunda en kaliteli zeytinyağını yapmayı başardık." dedi

Açılan bu fabrikanın Pelitköy’deki fabrikayla birlikte ikinci fabrikaları olduğunu ve bu yeni sanayi tesisinde 50 kişinin istihdam edileceğini belirten Gencal, fabrikanın kendilerine yaklaşık 15 milyon TL'ye mal olduğunu ifade etti. Gelecek hedeflerinin iki Zeytinyağı fabrikası daha açmak olduğunu kaydeden iş adamı Gencal, sözlerini şöyle sürdürdü, "Oğullarıma ve torunlarıma tek vasiyetim, bu yeni açtığımız  fabrikayı aynen bu kaliteyle işletmeleri. Bu kalitede işletemezlerse bu işi bu kalitede sürdürecek birisine versinler. Inşallah ilerde mevcut olan iki arsamız var orda siyah zeytin ve yeşil zeytin için iki tane fabrika daha açmayı düşünüyoruz. Gömeç'te yaptığımız bu fabrika en iyi teknolojik cihazlarla yapıldı. Fabrikanın üretim kapasitesi 24 saat çalışırsa yılda 7-8 bin ton zeytinyağı üretir.”
Basın toplantısında Gencal’a sorulan 'bu zeytinyağı  sektöründe kendinizi nerde örüyorsunuz ?' Şeklindeki soruya, "En iyi niyetimizde çalışıyoruz, Halkımızdan ricam şudur kaliteli zeytinyağı kullansınlar. Daha önce ürettiğimiz yağ marketlerde satılmıyordu. Fabrikadan üretilen yağ direkt tüketildiği için herhangi bir marketle anlaşmadık.  Fakat şimdi İnternet üzerinden yağımızı alabilirler, bu sene geçen seneye göre hem mal az, hem de karaborsa oldu." cevabı verdi,

Cübbeli Ahmet Hoca’nın bir vaazını dinlenip etkilendim “Güven Asa” ismini koydum


Tekstil, Zeytinyağı ve İnşaat alanlarında önemli yatırımlara imza atan Turgut Gencal, şu ana kadar açtığı sanayi kuruluş isimlerinin nereden esinlendiğini şöyle açıklıyor, “Dünya'da en önemli şey güven ondan sonra da huzur gelir. Bu yüzden şirketlerimize bu isimleri verdik huzur giyimi de o yüzden açtık, Cübbeli Ahmet hocanın bir vaazını dinledim. Hazreti Musa'nın asasından bahsediyordu ondan etkilendim böyle bir isim vermeye karar verdim”

Törende bir konuşma yapan Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz,  15 milyon lirayı aşan bir yatırımla kurulan dev tesisin bölgede zeytincilik sektörüne büyük katkı sağlayacağını belirterek, Güven Asa Zeytinyağı Fabrikası Yönetim Kurulu Başkanı Turgut Gencal'ı kutladı, Yılmaz, "İnsana hizmetin en somut örneklerinden biri iş ve aş vermektir. Sizin de ömrünüz, zeytin ağacı kadar uzun olsun. Ürününüz bereketli, fabrikanız hayırlı olsun" şeklinde konuştu

Hırsız mağduru esnaflar, “Kazancımızı hırsızlara kaptırıyoruz”



İstanbul Bağcıalr’da son üç ayda artan hırsızlık olayları esnafları kara kara düşündürüyor. Mağdur esnaflar ve ilçe sakinleri, “Güpegündüz hırsızlık yapılıyor. Karanfil sokakta ekmeğini kazanmaya çalışan esnaflar hırsızlara kazançlarını kaptırıyor.  Her iki üç günde bir hırsızlık olayları olmasına rağmen polisler bu duruma  ilgisiz kalıyor. Göztepe’de rahat rahat çalışamıyoruz.” şeklinde tepkilerini dile getiriyor.

Bağcılar’ın Göztepe semtinde hırsızlık vakalarının son iki üç ayda arttığını belirten esnaf İmdat Demirel tekstil atölyesinin  kapısının önünden mallarının çalınmasına tepki gösteriyor. Polislerin artan hırsızlıklar karşısında ilgisiz kaldığını söyleyen Demirel, “Tekstil atölyemizin kapısının önünden hırsızlar gelip sabah 10-11 sıralarında  mallarımızı gasp edebiliyorlar. Dün benim 18 bin TL değerinde ürettiğimiz tişörtler çalındı. Beş ay önce de Sefaköy’de aracım da çalınmıştı. Bir sokak arasında kullanılamaz halde buldum. Polisleri arayıp durumu izah ettiğimizde ilgileneceğiz, diyorlar fakat bir netice alamıyoruz. Hırsızların peşine düşmüyorlar. Kamera görüntülerini gösteriyoruz, bunun gibi onlarca dosya var elimizde diyorlar. “diyerek üzüntüsünü ortaya koyuyor.

Hırsızlar yüzünden huzursuz bir ortamda çalıştıklarını ifade eden İmdat Demirel, “ iki üç günde bir hırsızlık olaylarına maruz kalıyor esnaflar. Geçen hafta bir bayan tezgahtar hırsızlara engel olmak isterken darp edildi. Onlar için gündüz veya gece fark etmiyor.  Hırsızlar çaldıkları arabalarla gelip malları alıp kaçıyorlar. Bu tür hırsızlık olaylarının bitmesini istiyoruz. Normalde iki kişilik bir iş olmasına rağmen beş çalışanla araçlara mal yükleyip boşaltmak zorunda kalıyoruz. Böyle olunca da tekstil işimizden oluyoruz. Her an malları çalabilirler diye tedirgin bir durumdayız. Birkaç dakika içinde malı alıp götürüyorlar. İşimiz var çok şükür ama kazancımızı da hırsızlara kaptırıyoruz.  Zaten şu an büyük bir işsizlik var, bir de hırsızlar başımıza musallat oldu. Son üç ayda hırsızlıklarla boğuşmaya başladık. “şeklinde konuştu

Bağcılar Göztepe’de senelerden beri esnaflık yapan Sami Şahbudak ise, polislerin plakasız araçlarından yakınarak, yakalanan hırsızların 6-7 ay içerisinde serbest kalmalarına sitem etti. Hırsızlar yüzünden kendilerine artık firmalar tarafından mal verilmediğini belirten Şahbudak, “Polislerin hırsızları yakalaması da bir şey değiştirmiyorlar. Bir kaç ay içerde yatıyorlar. Sonra çıkıyorlar. 60-70 bin TL ceplerinde kalıyor. Cezaları çok hafif.  Büyük bir sıkıntımız var gerçekten. Bu tür hırsızlıklar yüzünden firmalar da artık bize mal vermiyor. Bize olan güvenleri zedeleniyor.” dedi

Bağcılar’daki tekstil firmasından iki ay önce 380 bin TL değerinde malın çalındığını söyleyen hırsız mağdurlarından Mehmet Durmuş: Bizim firmadan 380 bin TL değerinde mal çalındı. 15 bin tane mal götürdüler yani 150 çuval. Bir kısmını suç üstü yakaladık. Hırsızlar yakalandı ama serbest kaldılar yine.” diyerek üzüntüsünü dile getirdi

30 bin değerinde çocuk bezi ve deterjanı çalındığını ifade eden başka bir esnaf da,  “Bizim iş yerinde 4 tane görevli olmasına ragmen 30 bin TL değerinde malımı çaldılar. Dün gece kovalamışlar, ara sokaklara dalıp kaybolmuşlar. Emniyet ekipleri diyor ki bu işin üstündeyiz. Ama bir sonuç çıkmıyor ortaya. Buradaki esnafların hepsi işini gücünü bırakmış bu hırsızları konuşmaya başladı. Ayıptır günahtır. Muhtarlar mı çözer, polis mi çözer, jandarma mı çözer bu işi ! Ne yapmalıyız, bilemiyoruz.”


29 Mart 2015 Pazar

Kapitalizm diyarında sosyalizmi haykırmak:Dardenne Kardeşler


Belçika Sineması deyince Tintin ve Waffle’den daha çok Dardenne Kardeşler gelir aklımıza.

Sinema yolculuğuna başladıktan sonra Dardenne Kardeşler, kendilerine has üsluplarıyle çektikleri belgeselleri ve kısa filmleri bırakıp kısa bir süre içerisinde festivallerin vazgeçilmezleri arasında yer almayı başardılar. Bir çok filminde de kameralarını Avrupa’daki işçi kesimine çevirmeyi ihmal etmediler. Belçikalı Kardeşler, (Jean-Pierre ve Luc Dardenne) filmlerindeki sayılı karakterlerle ve sıradan kişilerle yola çıkmayı tercih ettiler hep. (Son filmi Deux jours, une nuit’teki 0scar ödüllü Marion Cotillard hariç başrol oyuncu seçimi oldukça mütevazıdır.)
Belçikalı kardeşler, izleyiciye işçi kesimindeki dayanışmayı, ve kapitalizmin toplum üzerindeki baskısını sade bir şekilde anlatır.  Bunu  Le gamin au vélo, Rosetta, Deux jours, une nuit, Le fils ve L'enfant filmlerinde direkt diğer filmlerinde de dolaylı olarak görmek mümkün.

2014 yapımlı Deux jours, une nuit filmi Belçika işçi sınıfının sorunlarını, işine sahip çıkma mücadelesi veren iki çocuk sahibi genç bir işçi kadının gözünden anlatıyor. Dardenne Kardeşler bu mükemmel filminde kapitalizm ve sosyalizmin çekişmesinin portresini şöyle çizer: Sandra (Marion Cotillard) küçük bir güneş paneli fabrikasında çalışan genç bir  anneyi canlandırıyor. Sandra depresyon yüzünden izne ayrılır ve döndüğünde işlerin yolundan gitmediğini anlar.  Kendisinin yokluğunda işlerin daha az kişiyle aynı şekilde yapabileceğini gören patronu, diğer çalışanlara 1000 Euro prim karşılığında Sandra'nın işten çıkarılmasını teklif etmiştir. 16 işçiden 14'ünün bu teklifi kabul ettiğini öğrenen Sandra, eşinin ve bir iş arkadaşının yardımıyla işinde kalmak için mücadele etmeye karar verir. Yeniden yapılacak bir oylama için yalnızca bir hafta sonu (İki gün ve bir gece) zamanı olan Sandra, iş arkadaşlarını primden vazgeçmeleri için ikna etmeye uğraşır. Tam bu esnada işçiler arası dayanışma devreye girer fakat kapitalizm rahat durmaz. Sandra ile eşinin sadakati ve dayanışması mesela Dardenneler’in burada seyirciye bir nevi kadınların yaşadığı sorunlarda erkeklerle birlikte mücadele etmesinin önemini de hatırlatıyor.


Sandra’nın ikna çalışmaları yaparken benzer cümleler kullanmasının sebebini Jean-Pierre şöyle ifade ediyor, “Üç farklı belirsizlik yapmaya çalışıyorduk. İlki en büyük merak öğesi üzerineydi: Sandra görevini tamamlayabilecek mi? Her yıkılışında, tekrar ayağa kalkabilecek mi? İkincisi her kapıyı çaldığında kapıyı kim açacak sorusu. Görüşeceği kişi ona destek verecek mi? Üçüncüsü kapının ardında neler göreceği ile ilgiliydi. İş arkadaşlarının yaşadığı hayat nasıl bir şey? En büyük tehlike tekrarların kuru birer biçimsel denemeye dönüşmesiydi. Fakat tekrar güçlüdür aynı zamanda. Her seferinde keşfedecek yeni yüzlerimiz ve durumlarımız vardı.”

Değişik insan hikayelerini çarpıcı bir uslüple anlatmayı kendilerine vazife bilen Dardenne Kardeşler, 2002 yapımlı Le fils(The son) filminde de sosyalizm ve kapitalizm kavgasına yer vermeyi ihmal etmemiş. Jean Pierre ve Juc Dardenne Kardeşler henüz filmin başlarında ne olduğunu anlamaya çalışırken kendimizi bir marangozluk mesleğinin içinde buluyoruz. Diyaloglar o kadar akıcı, çekimler o kadar düz, senaryo o kadar çarpıcı ki insan filme ortak olmamak için kendini zor tutuyor. Eşinden ayrılmış ve çocuğunu kaybetmiş bir baba olan Olivier yanına aldığı çıraklardan bir tanesinin çocuğunun katili olduğunu öğrenir ve hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Merhamet ve intikam arasında gidip gelen ahlaki değerlerinin muhasebesini yapmaya başlar. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna henüz karar verme aşamasında olan Oliver, acının ve nefretin vermiş olduğu intikam duygusunu sinsice uygulamaya çalışıyor. Gereğinden fazla yük taşıtarak merdivenlerden düşmesini bekliyor ya da aniden fren yaparak bir şekilde çocuğa zarar vermek istiyor. Fakat her seferinde ya gönlü razı olmuyor ya da ucuz bahaneler uydurarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Buram buram sosyalizm kokan bu filmi sanat severlere bağışlayan Dardenne güzel bir esere imza atmış gerçekten….


Özetle, Kapitalizmin insani olan her şeye düşman olma çabası işçiler arası dayanışmaya tahammül edemiyor. Dardenne bu fikriyatını şu ana kadar çektiği her 9 filmine de nakış gibi işlemiş.


Not-1: Dardenne Kardeşler Fransız değil Belçikalıdır.
Not-2 Şu ana kadar filmleriyle Cannes Film Festivali’nde Palme d'Or ödülü için 6 kere aday oldular.

Not-3 Filmlerinde Belçika dışından oynayan tek başrol oyuncusu Marion Cotillard olmuştur. Ve  filmlerindeki en ünlü kişi yine Marion’dur. Ayrıca filmlerinde oscara aday olan tek şahıs da yine bu güzel aktristtir.
Not-4
Çektikleri bütün filmler Luc Dardenne’nin doğduğu Seraing kasabasında masaya yatırıldı.
Not-5 Jean Pierre Dardenne’nin şu sözü hala kulaklarımızıdadır: Biz Spielberg değiliz, o başarılıdır. Biz değil !

20 Mart 2015 Cuma

Bir kraliçe olarak Elizabeth Taylor'ın portresi

Hollywood’un kraliçesi deyince hala aklımıza Elizabeth Taylor gelir. Onun yerini ne Natalie Portman, ne Angeline Jolie, ne de Jennifer Lawrence doldurabilir. Çünkü onun arkadaşları ip sallarken, saklambaç oynarken, tahtarevallide vakit geçirirken o, sonraki nesillere miras olarak unutulmayacak sinema filmlerini bırakmayı tercih etti.

Evet, 10 yaşında başladı beyaz perde macerasına ve 79 yıllık ömrünü 2 oscar ödülü ile tamamladı. 2003 yılında aktif sinema kariyerini sonlandırdığnda Hollywood’tan bir yıldız daha kaymıştı. Hatıraları yavaş yavaş silinmeye yüz tutsa da, en güzel, en meşhur film yıldızının mirası hâlâ capcanlı.

Genç sinemaseverler, efsane yıldız hakkında neden bu kadar konuşulduğunu merak ediyor olabilirler. Biz de burada, Taylor'ın ilk sahne alışının üstünden onlarca yıl, ölümünün üstünden dört yıl geçmesine rağmen neden hâlâ Hollywood kraliçesi olduğunu izah etmeye çalışacağız
İnsanların Taylor tarafından büyülenmesinin başlıca nedeni, doğuştan gelen ve ömrü boyunca en büyük dayanağı olan yeteneğiydi. Daha 12 yaşındayken takdir edilen performansı ve kazandığı 2 Oscar, onun sadece güzel bir yüzden ibaret olmadığının en büyük ispatıydı.

 Beyonce'tan, Kardashian'dan, Jennifer Lopez'den ve diğer tüm taze divalardan önce, bir ünlünün ekran dışındaki hayatının konseptini, tıpkı ekranlarda olduğu gibi ortaya koydu. Sekiz evlilik, hayat mücadeleleri, taliplerinden gelen world-class mücevher koleksiyonu, para, hayırseverlilik, skandallar ve yetmiş yılın hakkını veren paparazzi fotoğrafları... Bunların tümü onu sadece ekranda yer alan karakterleri canlandıran birisi yapmadı, efsaneler arasına soktu. Yaşantısı, ekranlarda görünen drama ile gerçek hayatın dramasını ayrımakta zorlanmamıza neden oldu. Fakat bunu yapmamıza gerek de yok. Hayatının son otuz yılında aktristliğini minimum düzeyde icra etse de, yaşantısı sayesinde hayranlarını büyülemekten ve kendini sevdirmekten geri kalmadı.

Taylor, gençliğinden itibaren gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan birisi olarak anılıyordu. Hayat verdiklerini geri almaya başladığında dahi ateşli gözleri parlıyordu.

Taylor'ın ilk harika performası "National Velvet" idi, kendisi daha 11 yaşındaydı. 71 yıl önce yayınlanan bu film hâlâ kız ve atı filmlerinin tanımlayıcı olarak biliniyor.
Mezkur film "Cleopatra", genellikle en pahalı fiyaskolardan birisi olarak bilinir, tam olarak öyle olmasa da. 1963 yapımlı filmin bedeli kontol dışıydı. Bütçesi 2 milyon dolar olan film 33 milyon dolara mal oldu ve bu 2 milyonun yarısı, 1 milyonu Taylor'a gitti. Taylor, bu ödenek ile yedi haneli ücret alan ilk aktris oldu. 1963'ün en hızlı yükselen filmi olsa da, "Cleopatra" filmi, kendisini amorti edecek geliri elde edemedi. Twentieth Century Fox iflasın eşiğine geldi ve Hollywood çekim alanlarının yapımcılara satmak zorunda kaldı (bugün Century City semti olarak biliniyor). Hâlâ daha aşırıya kaçılmış iştiham, filmin her bir karesinde kendini gösteriyor. Elbette filmde Taylor'dan daha önemli bir manzara yoktu. Bu Madonna'nın 33 yıl sonra Eva Peron olarak rol aldığı "Evita" filminde kırılacak olan bir kostüm rekoruydu.

Dahası vardı, Taylor Fisher'dan ayrılıp Richard Burton'la beraber olduğunun açığa çıkması,  önceki skandalı gölgede bıraktı. "Cleopatra" setinde tanışan ikili, Mark Antony ve Mısırlı Kraliçe rollerindelerdi. Çekimlerin aylarca sürdüğü Roma'da eşleriyle beraber kalan Taylor ve Burton, aralarındaki aşka engel olamadılar. Gösteri dünyasının en kötü gizli aşkı olarak bilinen bu aşk, Avrupa paparazzisinin gündeminde yer aldı. Sonraki 23 yılda (1984'te Burton'un ölümüne dek), Liz ile Dick iki kez evlenip ayrıldı ve kötü şöhretlerini birlikte rol aldıkları filmlerde daha da yukarılara taşıdı. Yarım yüzyıldan sonra bile "Cleopatra" çifti, skandallardan biri olarak bilinmeye devam ediyor.

Altmış yıl önce "Singin' in the Rain" yıldızı Reynold, Amerika'nın gözbebeğiydi ve duygusal şarkıların çekici ismi Fisher ile evliydi. İkili, Todd ailesi ile çok iyi arkadaşlardı, ki bunlar film yapımcısı Mike Todd (Taylor'un üçüncü kocası) ve Taylor'du. Todd bir uçak kazasında hayatını kaybedince, Liz kendini Fisher'ın kollarında teselli ararken buldu. Daha sonra Reymond'dan ayrılan Fisher, Taylor'ın dördüncü kocası oldu. Tahmin edebileceğiniz gibi böylesine bir durum, hele ki 1950'lerde oldukça yüz kızartıcı ve korkunç bir skandaldı, fakat bu Taylor'ın yıldızını daha da parlattı.


Not:1 Angelina Jolie de belki de bu yüzden bir Elizabeth Taylor hayranı ve yeni bir Cleopatra filmi çekmek istiyor.

Not:2 Dört sene önce kaybettiğimiz Taylor, hala White Diamonds isimli parfümünün reklamlarında yer almaya devam ediyor.

Not:3 Ünlü olduğu için ünlüydü.



6 Mart 2015 Cuma

Deli dediler, askere gönderdiler



 İstanbul Ataşehir’ de yıkılmak üzere olan bir harabede yaşamını sürdüren, İbrahim Aygün (27), 10 seneden beri hayata tutunmak için kendisine uzanacak bir yardım eli bekliyor.  2005 yılında ölen babasından kendisine miras kalan Malatya’daki 33 dönümlük arazinin vekaletinden zihinsel engelli olduğu gerekçesiyle mahrum kaldığını söyleyen Aygün,  dört sene önce askeri vazifesini yerini getirdiğini ve zihinsel bir probleminin olmadığını vurguluyor. Ataşehir’e bağlı Esatpaşa Mahallesi’nde elektriği, suyu ve doğalgazı olmayan bir barakada sefalet içinde hayata tutunmaya çalıştığını söyleyen Aygün, “ İşsizlik maaşı, engelli maaşı ve herhangi sosyal bir güvencem yok. Bana yapılan haksızlıklar neticesinde bu hale düştüm. Maalesef, zihinsel engelli olan annesine ve kız kardeşine bakamadığı için onları Konya Ereğli’de bir bakımevine gönderdim.” diyor.

Soğuk kış aylarının zor şartları altında yaşamak zorunda olduğuna değinen İbrahim Aygün, evinde su dahi olmadığından bu ihtiyacını camiden giderdiğini ve topladığı çöplerle ısınmaya çalıştığını anlatıyor. Komşuların bazen kendisine yemek getirdiğini söyleyen Aygün, zihinsel engel raporum olduğu için iş bulamadığından yakınıyor.

Hukuki yollara başvurarak babasından kalan 33 dönümlük arsayı almak için istediğini ancak devlet yardımcı olmadığını ifade eden, Aygün şu cümlelerle çaresizliğini ifade ediyor, “Madem ki zihinsel engelli gözüküyorum neden engelli veya işsizlik maaşı, ulaşım kartı verilmiyor?  Herhangi bir sosyal güvencem de yok. Ataşehir Belediyesi günde bir öğün yemek getiriyor sadece. Sosyal devlet anlayışı bu mu ? Soğuk kış şartlarında çok zor durumdayım, sokaklarda bulduğum 2-3 yorganın altına uzanıp yatıyorum.”

Babası ölmeden önce ailecek bir gecekonduda yaşadıklarını belirten İbrahim Aygün yıllardır çile çektiğini belirtiyor. Baraka’ya yerleşmeden önce babamla beraber küçük gecekonduda yaşadıklarını ancak kışın evleri çökünce  çadırda yatmaya başladıklarını kaydeden Aygün, “Babam öldükten sonra askere gittim. Dönüşte  şu an oturduğum barakada yaşamaya başladım. Annem ve kız kardeşim de zihinsel oldukları için onlara bakamadım. Onları Konya’da bir bakımevine gönderdiler.” şeklinde konuşuyor.

DELİ İSE ASKERE NİYE GÖNDERDİLER?

İbrahim’in perişan bir durumda olduğunu ve kendisine kimsenin yardımcı olmadığına akrabaları da sitem ediyor.  Yakın akrabalarından Mehmet Mercan, “Bu adamın durumu içler acısı, kendisi perişan bir şekilde 2005’ten beri yaşamını ahır gibi bir yerde yaşıyor. Kimsenin ona  destek olduğu yok,  İbrahim’e ciddi bir haksızlık yapılıyor, deli ise neden askere gönderiyorlar.  Bir noktadan sonra ona yardımcı olacak kimse de kalmaz, şu an komşuları yardımcı olmaya çalışıyor 1-2 sene sonra ölürse bunun vebalini kim ödeyecek ?” diyerek tepki gösteriyor.

Babasından kalan mirasını satması halinde Kendisi sefalet içinde yaşıyor ama köydeki arsası duruyor onu satsa bir şeyler alır kendine düzgün bir hayatı olacağını ifade eden Mercan, “Memleketine gidemiyor çünkü kimsesi yok orda. Zihinsel engelli gözüken bir adama kimse vekalet veremez o yüzden babasından kendisine kalan mirası alamıyor.” diyor.

İbrahim’in parası olmadığı için Konya’daki annesini ve kızkardeşini ziyarete gidemediğini belirten  diğer bir akrabası  Tuncer Çolak ise, “2007 yılında İbrahim askere gidiyor herhangi bir sakıncası olmadığına dair. Askerden döndükten sonra arsasını satmak istiyor fakat zihinsel engelli diye İbrahim’e vekaletname verilmiyor. Arazisi sahipsiz bir şekilde ortalıkta kalıyor. Şimdi bu adam o barakada açlıktan ölürse veya soğuktan donarsa suçlu kim olur? Babasından kalan mirası almak için avukata verecek parası da yok, annesi ve kız kardeşi zihinsel engelli olduğu için İbrahim, ara sıra onların yanına gidip görmek istiyor parası olmadığı için gidemiyor.” açıklamasını yapıyor.